Category Archives: blog

Tarihi Yarımada ranta dönüştürülmek isteniyor

RABİA [email protected]@rabiaylmazÖğretim üyelerinin, öğrencilerin, üniversite bileşenlerinin haberi olmadan Çapa Tıp Fakültesi’nin taşınacağı açıklandı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Yeni dönemde Çapa, merkezde sadece poliklinik hizmeti verecek. Hasdal’da şehir hastaneleri projesinin benzerini uygulamaya koyacağız. Eğitim öğretimde öğrencilerimiz Hasdal’da olacak. 4 sene civarında oralar bitecektir” dedi. Taşınma kararına tepki gösteren Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, “Tarihi Yarımada’daki üniversiteler ve hastaneler gibi pek çok kamu kurumunun yarımadanın dışına taşınması ile ilgili hükümet ve onun emrindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışma yürütüyor. Bu uzun süreli bir proje. 10 yılı aşkın bir süredir Çapa’nın Tarihi Yarımada’dan taşınması ile ilgili bir organizasyon var. Erdoğan’ın yaptığı açıklama, bu çerçevede bu çalışmaların somutlaştığı anlamına gelmektedir” dedi. Kamu taşınıyor, özel hastane konuşuluyor Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin taşınmasına yönelik süreci de hatırlatan Muhcu, şöyle konuştu: “Esas olarak, Tarihi Yarımada’daki kamu yapılarının yarımadanın dışına taşınması ve yerlerinde başka fonksiyonlarda yapıların yapılmasını hedefleniyor. Yarımadadaki hastane ve okullar, ‘ömrünü tamamladığı’ ve ‘yoğunluğu artırdığı’ gibi gerekçelerle taşınmak isteniyor. Ancak yaşanan sürece baktığımızda, söz konusu kamu yapıları taşınırken, yerlerine özel hastanelerin yapılması gündeme getiriliyor. Birtakım rant projeleri bu nedenle de gündemdedir. Asıl amaç, Tarihi Yarımada’nın ranta dönüştürülmesi, bu kapsamda yeni işler ve yeni yapıların yapılmasıdır.”‘Ya satılacak ya da…’ Yarımadada tasfiye edilen kamu kurumlarının bulunduğu arazilerin son derece değerli olduğunu da hatırlatan Muhcu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunların satılması ve rant amaçlı projelendirilmesi söz konusu. Tarihi Yarımada, hem geçmişiyle, hem taşıdığı mimari ve kültürel değerleriyle, hem de coğrafi alanıyla dünyadaki tarihsel merkezler açısından son derece önemli bir yere sahip. Bu özellikleri nedeniyle de çok değerli parselleri, değerli kültür varlıklarını ve arazileri bünyesinde barındırıyor. Öteden beri kamu varlıklarının ranta dönüştürülmesi gereken alanlar olarak gören bir politika gündemde. Tarihi Yarımada’ya da bu bilinçle yaklaşılıyor.”

İçeride ve dışarıda 100 gün

Dilek Mayatürk – Deniz Yücel’in eşiBugün Deniz’in özgürlüğünden mahrum edilişinin 100. günü. Belirsizlik günlerine bir çizgi daha… Bugün, Deniz’in 14 Şubat günü kendi iradesiyle ifade vermeye gittiği emniyette geçirdiği “13 günlük gözaltı süresiyle” birlikte tutukluluğunun 100. Günü. 100 gündür eksiğim. “İçeride ve dışarıda olmanın” en temel ortak özelliği , sanırım gün saymak. Ancak ironik olanı, belli bir günden geriye sayamıyorsunuz. Kafanızdaki “otomatik gün sayacı”, “Kaç gün kaldı?” diye değil, “Sebepsiz, haksız, iddianamesiz, sevdiklerimiz özgürlüklerinden mahrum bırakılalı kaç gün oldu?” diye çalışıyor, uyandığınız her gün, her sabah. Aylar sonra iddianamesi -nihayet- yazılan gazeteci ve yakınları, hiç olmazsa mahkeme tarihini bildikleri için kendilerini şanslı hissediyor. İkinci kez tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın eşi enerji kapsülü Yonca’ya bazen “biz az tecrübeliler”, “Sen tecrübelisin Yonca, bilirsin…” diye sorular yöneltmemiz gibi, absürdlüklerle dolu yani halimiz. İçeride ve dışarıda olmak ; yani bir yandan kendi absürdlüğünün kitabını yazmak demek. Ancak benim içimde başka bir “gün sayacı” daha var. O da, Deniz’in tecritte tutulduğu günleri sayıyor. 87 gün oldu, 87 gündür Deniz hâlâ tecrit koşullarında tutuluyor. Tecrit , başlı başına bir insan hakkı ihlalidir. Tesiri zamanla kendini gösterebilecek, fiziksel ve / veya psikolojik marazlar doğurabilecek bir süreçtir. Bu dayatılmış yalnızlaştırma da bir nevi psikolojik işkencedir. “İçeride ve dışarıda olmak” ; ısrarla hukukun paslanmış temel çarklarının dönmesini beklemek, iddianame yazılmasını beklemek demek. Yeniden; lütuf değil, iddianame bekliyorum. “İçeride ve dışarıda olmak” ; aynı gökyüzünü farklı şekilde görmek demek. En azından aynı göğün altında olduğunuzu bilmek, başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz gökyüzünü, sevdiklerinizin – her nerede olursa olsun, – gördüğünü bilmek içinizi hafifletir -belki- biraz. Ancak Deniz ve diğer tutuklu gazetecilerle gökyüzünü aynı göremiyoruz hiçbirimiz. Deniz, gökyüzünü tel örgülerin arasından görüyor. Siz dışarıda sahip olduklarınızı unutuyor, onların içeride nelerden mahrum olduklarını düşünüyorsunuz mütemadiyen. Özgürlükleri gasp edilmiş, sebepsizce içeride tutulmalarının yanı sıra, içeride ellerinden alınan basit, en basit haklarını düşünüyorsunuz. “İçeride ve dışarıda olmak”; yani haftada bir gün, bir saatle sınırlı, cam ardından telefonla yapılan görüşü beklemek demek. Ohal dolayısıyla iki ayda bir yapılan açık görüşü beklemek demek. Daha önce “ziyaretçi olarak” tecrübe etmediğim; ancak son zamanlarda en iyi bildiğim şeyden bahsedeceğim: Silivri’ye gitmek. Yani Deniz’in , Türkiye’deki Basın Kanunu’na göre zaman aşımına uğramış , gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir yöne çekilemeyecek kadar salt, somut haber ve röportajlarının sebep gösterilerek, -ki bazılarında yanlış tercümeler mevcuttur- halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör örgütü propogandası yapmak suçlarından, gözaltı süresiyle birlikte 100 gündür iddianamesiz özgürlüğünden mahrum bırakıldığı, 87 gündür tecritte, -tekrarlıyorum- tecritte, hâlâ sebep gösterilmeksizin tutulduğu yere gitmek. Silivri, yolu güllerle döşeli bir yol değil. Size bin bir duyguyu aynı anda yaşatıyor o yol. Heyecandan, özlemden, o yolun kendine has stresinden, birazdan göreceğiniz insana ulaşmak için geçtiğiniz turnikeler, göz taramaları ve tüm kontrollerle alabora oluyor ruhunuz. Her pazartesi Deniz’in koğuşuna doğru aşama aşama yol alırken, yoldaki tel örgüler tek tek kalbime batıyor. Ve onu göreceğim bir sonraki haftaya kadar, o telleri ellerimle kalbimden sökmeye çalışıyorum. Pazartesi günleri kalbim, geriye kalan günler de ellerim kanıyor. Bunu her hafta yaptığınızı hayal edin. Dışarıda olmak, haftaları böyle devirmek demek. Kapalı görüş; yani bir saat, ses geçirmeyen bir camın ardından, telefonla, o sınırlı zamanın sonuna doğru bitişi belli eden sinyalin “veda vakti geldi” dediği bir süre bu. “İçeride ve dışarıda olmak”, görüş bitimi el sallayıp arkanızı döndüğünüzde yüzünüze iliştirdiğiniz gülümsemenin, bir anda soluşu demek. Tutsaklığın mekânla sınırlı olduğunu sanmayın. Dışarıda bekleyenlerin de rüyalarına kadar tel örgü çeken bir süreç bu. Dışarısı böyleyken, bir de içeriyi hayal etmeyi deneyin. Avukat, milletvekili ya da haftada bir gün, bir saat ile sınırlı aile görüşüne kadar hücre kapınızın açılmadığını ve tek başınalığı, tecriti hayal edin. İçeride olmak, bu demek. Deniz 100 gündür tutuklu; özgürlüğünden, severek yaptığı işinden ve sevdiklerinden uzak. Ben 100 gündür dışarıdayım, suyun dışında kalmış balığa ne kadar güzelse hayat, o kadar güzel işte 100 gündür dışarıda olmak. Ancak dışarıda olmak aynı zamanda; içerideki diğer tutuklu gazetecilerin eşleri ve yakınlarıyla kocaman bir dayanışmayı büyütmek demek. İçeride veya dışarıda olmak -fark etmez-, haklı olmaktan kaynaklı güçlenmek , daha da dik durmak demek. Deniz’in bana bile güç veren sağlam duruşuna hayranım, işini doğru yapan bir gazeteci olmasıyla dün ve bugün gurur duyduğum, yarın da duyacağım gibi. Öfkenin dilini asla kullanmayacağım, çünkü haklı olmak asaleti getirir beraberinde. Deniz’in hâlâ iddianamesiz, hâlâ sebepsiz tecritte tutukluluğunun sürmesine rağmen; “asil ve güçlü” duruşu da zaten bundandır.